Kayıtlar

2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

MÜSVEDDE AŞKLAR KARIN AĞRISI YAPAR...

‘Boşa geçirdiğimiz zamanlar’ diye adlandırırız çoğu zaman; istediğimiz anı yakalayamadığımızda… Bir kâğıt parçası gibi buruşturup atmak isterken aşklarımızı; yakalanırız arkadaşlarımıza, dostlarımıza… Rüya görmek için kafamızı koyduğumuz yastık; bizim için nisyan yeridir artık… Unutmak pek mümkün olmasa da yaşadığımız karın ağrısından uzaklaşmış oluruz. Bu seferde kâbustan kurtulmak için uyanmaya çalışırız fakat unutmaya çalıştığımız aşkların tam ortasında buluruz kendimizi… Bazen sorar insan kendi kendine “Biz unutmak için mi yaşıyoruz hayatı?”. Hayır, tabi ki… Hep hatırlamak için okuduk; esaslı kelimeleri… Sevdiğimizin kulağına fısıldamak için ezberledik; en güzel şiirleri… Yaşanacak güzel şeyleri çocuklarımıza anlatmak için unutmamaya gayret ettik… Yaşanan karın ağrısını bile hoş bir anı olarak kaydettik hafızalarımıza… Ve her defasında ‘azap’ kelimesini ‘acı’ anlamında değil; Arapçadaki gibi ‘azp’ yani ‘lezzet’ manasında kullandık… Sevdiğimize duyduğumuz aşkı bir şeref bildik; biz…...

SERGÜZEŞT*

Bir boğulma, bir ölüm anı nasıl anlatılır… Yıllarca kelime hazinemi genişletmek, hayatı anlamak için okuduğum kitaplardan ölümün, bu kadar iyi anlatıldığını görmemiştim… “Ruhu yükseldikçe vücudu düşüyordu. Şimşek gibi ani olarak geçen bir zaman içinde, Nil’in o soğuk öldürücü girdapları, doğunun seması gibi saf, aşk gibi günahsız olan Dilber’i birkaç kere derinliklerine doğru çektikten sonra artık suyun yüzüne çıkarmıştı.” (Sezai, S. – (1889) – 2005 – ¬¬Sergüzeşt – Sf: 127 – Akvaryum Yayınları) Bir kaç kez deriliklerine girdiğimiz hayatın, öldürücü girdaplarında yaşamaya çalışmak ne kadar zor… Bir gün biter umuduyla yanıp tutuşmak ve zamanın her zerresini bu uğurda harcamak… Bir lahza olsun mutluluğa ulaşmak gayesi ile çırpınmak ve karşılıksız bir sevginin öznesi olmak… Kelimelerin, cümlelerin esaretinde söyleyeceklerimizi söylemek ve yetersizliğimizi bir an olsun yüzümüze vurmadan geçmeyen hayat… Mahv ve perişanlığın gölgesinde ıslak dudaklardan dökülecek cümleleri beklemek… Hüzünlü b...

YAZILAMAMIŞ HİKÂYEM...

… … Aşk… farkında… … … … olmaktır… …bazen … …hayatın … …bazense susmaktır.. … susmayı… … … …bilene … ….….. yazmak ne kadar zor aman Allah’ım! Titriyorum soğuktan. Yazım ne kadar çirkin ilk defa fark ediyorum… Neden dans etmiyor harfler? Neden sevişmiyor kelimeler? Ne oldu size cümlelerim? Neden konuşmuyorsunuz? Kırgın mısınız bana? Kırılmayın lütfen; anlatacaklarım bitmedi daha! Bakın üşüyorum hala! Yalnız bırakmayın beni… Yazdıkça üşümem geçecektir inanın buna… Keza bir yazarın ateşe ihtiyacı yoktur ısınmak için... Terk etmeyin beni; ben, şehri terk e...

MATEMATİK & İNSANLAR

Birinci Dereceden Bir Bilinmeyenli Aşk: Adam, kadını sever; kandın adamı sevmez. Ve yahut kadın, adamı sever; adam kadını sevmez. Birinci Dereceden İki Bilinmeyenli Aşk: Adam, kadını sever. Kadın adamı sevmez. Kadın başka bir adamla birlikte olur. Ve yahut kadın, adamı sever. Adam kadını sevmez. Adam başka bir kadınla birlikte olur. İkinci Dereceden Bir Bilinmeyenli Aşk: Adam, kadını sever; kadın adamı sevmez. Kadın, adamdan ayrılıp; başka bir adamla birlikte olmak ister. Ve yahut kadın, adamı sever; adam kadını sevmez. Adam, kadından ayrılıp; başka bir kadınla birlikte olmak ister. İkinci Dereceden İki Bilinmeyenli Aşk: Adam, kadını sever; kadın adamı sevmez. Kadın, başka bir adamdan çocuk yapar. Ve yahut kadın, adamı sever; adam kadını sevmez. Adamın, başka bir kadından çocuğu olur. Bölünebilme: Adam kadını, kadın adamı sever. Ellerinden geleni yaparlar ayrılmamak için fakat yinede ayrılırlar. Geriye kalan: 0 Temel Aşklar: Adam kadını, ka...

GİDENLERİN ANISINA...

Biz şehri terk etmedik henüz… Hala, bize ait şehriniz… Gözyaşları ile ıslanan sokaklardan geçiyoruz her gün… Hala duvarlara yazdığınız yazılardan söküyor çocuklar okumayı… Barışı oradan öğreniyorlar; savaşı da televizyonlardan… Ama hala bir umut taşıyor çocuklarımız… Deli gibi sevecekleri bir kadının hayalini kuruyorlar her gece… İzledikleri filmin kahramanı oluyorlar sabah uyandıklarında… Gerçi ‘sabah uyanmak nedir?’ onu da bilmiyorlar ya; neyse… Bizim çocuklar rüya görmüyor artık… Çünkü uyumuyorlar o eski günlerdeki gibi… Çünkü gerçek kâbusu yaşıyorlar, bu hayatta… Ne gerek var daha fazla rüya görmeye… Islak yanaklı çocuklar daha çok gözüme çarpmaya başladı bugünlerde… Marketlerde mendil bulunmaz oldu sizin yüzünüze… Ağlamak çözüm değil biliyor bizim çocuklar… Lakin tutamıyorlar gözyaşlarını… Bilakis ağlamamak daha koyuyor insana… ‘Farzetki’ cümleleri daha bir sık kurulmaya başladı şimdilerde… Bilmediğimiz, duymadığımız, anlamadığımız, görmediğimiz kavramlarla hayal kurdurmaya çalışt...

YÜKSEK RAKIMLI AŞKLAR...

Biz nefes almayı sıradanlaştırmadık hiç bir zaman. Her nefes alışımızın nedenini belirttik. Her nefesimizi bir nedene bağladık; nedensiz bir hayat olmayacağı için... Böyle düşündük, böyle söyledik söyleyeceklerimizi... Biz yaşanan yüksek rakımlı aşkların tanıklarıydık kimi zaman... Kimi zamanda ta kendisiydik. Doruğa ulaşmak için ne kadar çabaladıysak, o kadar yorulduk... Nefesimizi kesti vardığımız yükseklikler... Ama biz yılmadık; çünkü biz yüksek rakımlı aşkların öznesiydik. Zirve bizim için ulaşılmaz değildi; ta ki biz ulaşılmaz görene kadar... Dağın her yamacında soluklandığımızda başımızı kaldırdık baktık gök kubbeye. Gülümsedik birbirimize... Yerden yükseldikçe nefes almakta zorlandık; ta ki birbirimizin nefesi olduğumuzu anlayana kadar... Bundan sonra hiç bir zirve zor gelmedi bize. Rakımı ne olursa olsun demedik; keza biz yüksek rakımlı aşkların adamıydık... Soluksuz bırakanlara değil, soluk verenlere sarıldık. Terk etmek yoktu bizim lügatimizde; çünkü biz nefes olmaya söz ver...

ÇOCUKLUĞUMUZ GEÇTİ BURALARDAN GÖREN OLDU MU?

Biz bu mahallede kurulan cümlelerin satır aralarında büyüdük. Yamalı asfaltlar bizim sınırlarımızı gösterirdi. Boyası dökülmüş evlerin bahçe duvarlarının önünde sevişirdik. Parmak hesabına gerek duymadan kafadan yapardık hesaplamaları. Mektuplarımızı postaneden değil, kiremidi kırık duvarların içinden alırdık hava kararınca. Gören olmasın diye yorgan altından okurduk; hoş karanlıkta nasıl okunursa… Pek anlamazdık zaten yazılanları iki kelimenin yoklamasını alırdık sadece: ‘Seni Seviyorum’… — Burada… İnci gibi yazılmış yazılara gıptayla bakarken, bizim yazdığımız mektuplar modern çivi yazısını oluşturuyordu. Bizi çirkin yazılarımızdan tanırdı kızlar… İlk öpücüğü de mektuptan atmıştı. Sabaha kadar uyumadık tabi, koynumuzda mektup; sanki o var gibi… Sıralarda uyuya kaldık ertesi gün. Hoca dikilirdi tepemize yazılı-sözlü yapardı. Alırdık yine zayıfı. Oysa biz mektuba çalışmıştık dün. Her kelimenin anlamını bulmuştuk kırmızı kaplı sözlüğümüzden ve birer kez cümle içinde kullanmıştık onları...

YAZDIKLARIMIN SONUNCUSU SANA AİT...

Yazdıklarımın sonuncusu sana ait... Başlığı sen... Konusu yine sen... Kavramlar istilasına uğramış beceriksiz bir yazar gibi, sana ait olanları anlatmaya çalışmamda bundandır. Sana ait olanlardan bahsedememe yeteneksizliğimin temel sebebi yine sana ait olma hissidir. Yaşanacak aitlik kavgalarımızda bizimdir; ancak kavga sebebi başkasına aitliğini kabul ettirmekse, sen bana hiç bir zaman ait olmamışsındır. İşte o zaman ben, aitlik kavgası veren yorgun bir savaşçı, sen ise manipülasyona uğramış aitlik kavramının başrol oyuncusu... Bana aitliğin ne zaman gark eder bilmem ama kullandığım her kelime bana aittir. Keza böyle olmasa bundan sonra yazacaklarım benim fikrim olmayacaktır. Jakoben bir fikir ile yaşamanın sonu ise aitlik duygusundan yoksun, karanlıklar içerisinde bir dünyadır. Oysa bize bahşedilen kendi aitliğimizi yaşamaktır. Hem de gündüz gözüyle... Belki de buraya kadar yazılan aitlikle ilgili düşünceler, anti-tez ile çürütülebilir. Kimse kimseye aitte olmayabilir. Ama şöyl...

HAYAT NEDİR?

Yazılanların en hakikatlisini gerçekleştirmektir amacımız ve susmamızda bundandır... İki satırın arasına sıkıştırılmış onca düşüncelerin yetim kalması suskunluğumuzun lütfüdür... Ağırlaştırılmış gönül yarasının cezasını çekerken ki yazdıklarımız aciz, bedbaht bir duruma sahip olmamızdandır... Karışık soslu pek manidar makarna tadında yaşananlar, damağımızda hoş bir tat bıraksa da yedikten sonraki oluşan şişkinliğin verdiği rahatsızlıkla eş değer. Taktiksel anlayış her insana göre değişse de, sadece bir tek bu dünya da yaşandığı için koşullar ve kurallar aynı... Çalış, kazan, hükmet... Tabi kontra atakla kazanılmış hayatlar hariç... Sonra ocakta fazla beklemiş, hafif yanık yemeklerin o kekremsi tadını yaşadığı hayatta tecrübe edenler, Richter ölçeğinde gözükmeyecek kadar artçı depremlerin yaşandığını hissedenler, şehrin güneyinden esecek rüzgâra boyun eğmeyecek kadar güçlü kuvvetli gözükenler, onlarca farklı rengi barındıran halının üretildiği halı tezgâhında kaçamak bakışlarla birbir...

BU AŞKIN GARİP BİR İZLENİMİ VARSA...

Bu aşkın garip bir izlenimi varsa; anlamak ya da anlamlandırmak pek mümkün olmayacaktır. İmkânı olmayan hususlar, bir noktadan sonra sıkıcı olacağı için ısrar olmayacak ve mükedder bir şekilde sonlanacaktır. Üzüntünün bedeli; müsveddeler, uğruna yazılmış şiirler, öyküler, romanlar… Ve bunun yanında uykusuz geceler… Yastığa konan her kafanın içinde üşüşen milyonlarca kelimeler… Hangisinin önce geleceğini kurgulamadan hazırlanmış cümleler… Yaşananları anımsamalar… Düş kurmalar… Hepsi imkânsız durumlar ardına yaşananlar. Pek özelliği olmayan, sıradan insan halleri. Kendini özel görmeyen ve asla görmeyecek insan profili… İşte hepsi bu… Karmaşık formüller sunarak açıklamak ya da ilk defa kullanılan kelimelerle tanım yapmak yerine, birkaç sıradan ve öylesine kurulmuş cümleler… Ve gerekli gereksiz her cümlenin sonunda kullanılan üç noktalar… Binlerce kez üzerine yazılmış bir konunun defalarca ele alınması bu yazının okunabilirliğini azaltmaz. Çünkü dünya üzerinde yaşayan her beşerin far...

SENLE SON BULAN...

Bir şiir yazsam, Başka şiirlerde sarf edilmeyen kelimelerden oluşan... Bir roman okusam, Uzunluğu hayatın kısalığına karşı olan... Bir öykü anlatsam, Tasviri bol, sade duyguları yansıtan... Bir hayat yaşasam, Sen başlayıp senle son bulan... Taner YAPKU 11 Haziran 2009

SAHİBİ SEN...

Bu şiirin sahibi kim diye sorarlarsa kalk ayağa benim de... Sonra devam et, değilim sahibi sebebi benim de... Sus biraz; öne ey kafanı; kur cümleleri ben şairin hayatıyım de... Sonra kafanı kaldır bak herkesin gözlerinin içine, ben gecenin en karanlık anında aydınlanmaya yakın olan anım de... Sonra biraz içini çek ben şairden torpilli yazılacakların kaynağıyım de... Taner YAPKU 11 Haziran 2009

DARBE...

Dün gece darbe yaptım kalbime, devrim niteliğinde... Sapladım süngüyü astım fezlekeyi hükümlüye... Acılar çeksede prangalar eşliğinde, Dün gece darbe yaptım kendi yüreğime.... Taner YAPKU 22 Mayıs 2009 Cuma

DİL BİLGİSİ... (GİZLİ ÖZNE)

Ben ismin 'e' halinden türetilmiş aşkların öznesiyim... Her türlü imaya kapalı gülüşlerinin belirtili nesnesiyim... Başkalaştıran yapım ekinden çok yerçekimi kadar kuvvetli çekim ekiyim... Senin yerini tutamayan zamirin gizli öznesiyim... Taner YAPKU

SINIFLANDIRMA...

"Sınıflandırmanın esas amacı , yeryüzünde bulunan canlıları, akrabalık ilişkilerine göre gruplandırmak ve bu sayede de düzenli bir sistem içinde çalışılmasını kolaylaştırmaktır ." Biyolojide sınıflandırmanın gereği açıklanırken, bu cümleler kullanılmıştır bir kaynakta. "Esas amacı, kolaylaştırmak. " Buranın altını çizmek lazım. Lakin toplum olarak sınıflara ayrılmak bizim için hep zorlaştırıcı bir unsur olmuştur. Kolaycılık sağlanamamış, kaosun oluşturulması için bir o kadar da etkin bir göreve tabi tutulmuştur, sınıflandırmak. Amaç sapmış ve içi boşaltılmış bir takım kavramlar sunularak, temayüz etmiş kişilikler yaratılmıştır. "Sizden" - "bizden" kelimeleri sıkça kullanılıp, isyankâr bir hava takınılıp, kimi zamanda şiddetin fitilini ateşleyici kışkırtmalara maruz kalmıştır, sınıflandırma. Düzenli bir sistem yaratma çabasından uzak, düzensiz yaşama yakın bir anlam yüklenmiştir, sınıflandırmaya. Doğu-Batı ayrımı yapılarak kışkırtıcı bir rol üstl...

DİKKAT! DİKKAT! BU YAZININ HİÇBİR BİLİMSEL DAYANAĞI YOKTUR...

Evet, bu yazının hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Yani yanlış okumadınız. Hatta daha fazla ileri gideyim ‘bize bu saçma sapan yazıyı neden okutuyorsun’ diyebilirsiniz. Çok önemli olduğu için değil, okuma alışkanlığı kazanın diye okumanızı istiyorum. Tabi burası latife. Bu yazı sadece can sıkıntısından dolayı yazılmıştır. Ders çalışırken kafamın içinde dolaşan tilkilerin eseridir bu yazı. İnsanın hayvandan daha zararlı olduğunu düşünürsek, emin olun bu tilkiden zarar gelmeyecektir. Neyse fazla uzatmadan saadete gel diyebilirsiniz. İzin verin de bende geleyim. Efendim uzun lafın kısası -nasıl olduysa- sınava hazırlandığım için matematik çalışayım dedim ve yaş problemlerinden sorular çözmeye başladım. Lakin soruların cevabını bulduğumda -gerçekle alakası olup olmadığını bilmiyorum- Türkiye'nin nüfus planlarıyla sorunu olduğunu kendimce kanaat getirdim. Şimdi neden diyecekisiniz. Dedim ya efendim izin verinde anlatayım... Neyse vakitlerden bir mayıs akşamı diyesim geliyor şairin dediği...

DEĞİŞMEYE NİYETİM YOK; YOKSA FARK EDERLER BENİ...

"Değişmeye niyetim yok; yoksa fark ederler beni..." Kurduğu ilk cümle bu oldu, yatağından kalktığında... Fark edilmek belki de hayatın en sıkıcı bölümü olabilirdi onun için. O yüzden aralarda bir yerde olmak her zaman işine gelirdi. Saatine baktı dünden farksız. Ve dünden farksız saatte kalktığını gördü. Dün yaşadıklarını tekrar yaşamamak için gün doğmuştu dünden farksız. Ve dün olduğu gibi bir farkla baktı kendisine... İşte o zaman dünden farklı bir gün olduğunu anladı. Bugün ki yüzü dünden farklıydı. Bu güne değin fark edemeyecek kadar kördü anlaşılan. Sonra, bugünün ilk dakikalarında kurduğu cümle geldi aklına... Değişmek için fark etmek lazımdı. Fark ettiğinde de değişmek... Ve iki kelimenin arasında sıkışıp kalmanın ezikliğiyle, değişirse fark edileceğini anladı. Oysa fark edilmek, 'ben buradayım' demek, hiç ona göre değildi... Mütemadiyen yaptıklarını bugünde yapmak istiyordu. Ama ‘fark edilme’ korkusu, kendisi için değişim çanlarının çaldığının göstergesiydi. ...

ZİRA BENİMKİSİ DENEMEDEN İBARET...

En karışık cümlelerin, en anlaşılır kelimesi olmaktır benim için edebiyat... Dünden bugüne yazılanlardan farkı yoktur aslında söylediklerimin... Temayüz etmiş konuların her zaman geçerliliğini korumasını anlatmaya çalışmamdır özgünlüğüm... Zira benimkisi denemeden ibarettir. Okuyana pek bir şey kazandırmayacağı gibi, pek bir şey kaybettirmeyecektir. Ama her kış ortamı ısıtacak görüşler, her yaz gönüllere serpilecek bir serinlik vardır, cümlelerimde... Kaybedilmişlerin arkasından yakılacak ağıtların toplu ödentisini oluşturur, hiç beklemediğiniz bir anda... Hiç kimsenin anlamayacağı kadar ağır, ama edebiyata hafif gelecek en hakiki ifadeler içinde olurum. Her harfe, her kelimeye, her cümleye tahakküm ederim kendimce. Düşük bütçeli kelimelerden oluşur paragraflarım. Ve bir sonraki cümleyi takip etmeyecek kadar itaatsiz... Mütereddit bir kişi psikolojisinde yazılmış en sade, en bedbaht, en içli ama bir o kadar muktedirdir söylediklerim... Her yanı eleştirilebilecek, eleştirildikçe özgün...

TAKVİM

Küçük bir çocukken zamanın geçmemesinden yakınırdım. Şimdi büyüdükçe ve bana ağabey, amca dayı, baba gözü ile bakıldıkça meyus bir hal alıyorum. Artık takvimden hoşlanmıyorum. Omuzlarıma her gün farklı bir sorumluluk yüklüyor; taşıyıp taşıyamayacağıma bakmadan... Ne çabuk geçiyor vakit; 'göz açıp kapanıncaya kadar geçer' lafını doğrular nitelikte... Yılın ilk ayının ortalarındayız. Ayın biri, ikisi derken ya otuza tamamlıyoruz ya da otuz bire... Dört yılda bir de yirmi dokuza selam ediyoruz... Zaman her şeye inat durmuyor, yüzdeki çizgileri daha da derinleştiriyor... İnsanın hayatı boyunca izlediği yolun krokisi yüzüne vuruyor... Hayatı kolaylaştırmak için saatlere, günlere, aylara, yıllara ayrılsa da zaman, vazifeşinas bir şekilde yaşamı müşkülleştiriyor... Her saati, her günü hatırlamak zorunda bırakılan âdem biraz daha içleniyor... Bir on yıl öncesine baksam aynı duyguların yaşandığını görüyorum; bunun kısır bir durum olduğunu anlamakta gecikmeden... Yani demek ister ki haya...