Kayıtlar

2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

B...

Bu gece yine içiyorum... Bir yudum rakı, bir lokma meze... Biraz geçmişten, biraz gelecekten bahsediyorum... Biraz senden, birazda ondan bundan laflıyorum... Bilmiyorum; rakıyı da senide neden bu kadar seviyorum... Taner YAPKU 29 Ekim 2010 Cuma

SARHOŞ, ŞİİR YAZARSA...

Sarhoş, şiir yazarsa hiç fena olmaz yani... Kafası kıyak kelimeler süsler defteri... Mürekkep yerine rakıya batırılmış kalemle yazar şiirleri... Sonra ayağa kalkıp yürümeye çalışırsa devirir cümleleri... Sarhoş, şiir yazarsa iki cümlesinden biri "seni seviyorum rakı" olur... Dünya da onundur, ayda... O yüzden sarhoş adama karışılmaz bizim buralarda... Mısralar arasında çizgi çeksen, sallanmadan gelip gider... Dizeler arasında sevişip durmak ister... Sarhoş, şiir yazarsa humus ister rakının yanına Birazda limona batırılmış aşk ister... Çünkü dünyadaki tek şair odur, süzme yoğurdu da sadece o yer... Sağlığına değil "rakı aşkına" içer sarhoş... Birazda kelimelerin şerefine... Taner YAPKU 24 Ekim 2010 Pazar

İYİSİ Mİ...

ben iyisi mi gideyim şimdi... kimselere söylemeyin... yorgunum, biraz da kırgın... bırakın yokuş aşağı gideyim... iyisi mi kaybolayım şehirde... belki bulurum kendimi... bulursam haberdar ederim... ben iyisi mi vazgeçeyim inadımdan... umutta etmeyeyim... bırakayım kendimi ineyim merdivenlerden... iyisi mi gideyim ben şimdi... bir gün gelir kaldığım yerden başlarım yine... sakın ben gidiyorum diye çiçekleri sulamayı bırakmayın... dedim ya gelirim bir gün belki... Taner YAPKU 10 EKİM 2010 PAZAR

Yırtık fotoğraf...

...biraz yıpranmış fotoğraflar... belli ki çok taşınmış kalp üzerinde... çok bakılmış iç çekilerek... çok fırtınalar yaşamış belli hazin hazin bükülmüş... en karışık duyguları yaşamış belli; ten rengi ve arka fon birbirine girmiş... hem de çok sahiplenmiş; renkler birbirinin misafiri olmuş... üzerine çok yazılar yazılmış, çok şiirler okunmuş... her kelimenin paydası olmuş belli... kölelik bile yapmış... acıları taşımış üzerinde... bakıcılık yapmış; duyguları beslemiş kederiyle... yalnızlığa mahkum edilmiş belli yaz yağmurlarını altında ıslanmış... kimi zaman bir çiçek gibi sulanmış; üzerindeki gözyaşlarından belli... kimi zamanda budanmış ağaç gibi filizlenecek aşkları... çok şehirler değiştirmiş ve değiştirdikçe başka bir kimliğe girmiş... o bir anda çok kişi olmuş; bazende bir çok kişide o... bazen gurbet olmuş, uzağı yakınlaştırmış... bazen özlem olmuş, anları dondurmuş... bazen su olmuş, bir nehir gibi taşmış... ...bazen bugün olmuş, bazen yarın... ...bazen huzur olmuş, bazen keder...

(İKİNCİ) "HOŞGELDİNİZ"

Bir işe başlarken çok zorlanır insanoğlu... Tıpkı bu yazıya başlarken olduğu gibi... Lakin adapte olduktan sonrada asla "zor" kelimesi aklının ucundan dahi geçmez... 20 Temmuz 2008 işte böyle bir duygunun başlangıcını teşkil ediyor... Bir "hoşgeldiniz"le başlayan yazı hayatım sizlerin karşılıksız desteğiyle devam ediyor... Kimi yazımı beğendiniz, kimsini beğenmemeye dahi layık görmediniz... Amacım "ben yapıyorum, sizde okuyun" olmadı... Tam tersine paylaştıkça büyüyen bir dünya yaratmak istememdi sadece... Benim düşüncelerim ile sizin düşüncelerinizin kardeşliğini, düşmanlığını görmekti niyetim. Her türlü eleştirinizle yüzleşerek kendimi biraz daha geliştirmek ve başka açılardan hayata bakmaktı tüm isteğim. Bazen başardım bunu, bazen de başarısızlığımı kabullenmeyip "başarmaya" adapte oldum... Başarma ve başarmama kısır döngüsü arasında gidip geldim.... Her gidip gelmelerde katettiğim yolllar beni başka bir bulvara çıkardı. Bulvarda benimle birli...

ŞAİR OLMAK…

Yok… Yok… Şairin, vedası zor olur… Dışarıdan terk etmeye en yakın insan gibi dursa da; Terk etmek kavramını en son kullanan şairdir. O başka bir sevdanın adamıdır o yüzden Soğuk akşamların berbat günlerini en iyi o anlatır. Sana okumak kalır birde keyfini çıkarmak kalır dizelerin… Şairlik zordur aslında Her insan başka bir dünyanın kapısını aralar mısralarda… Sen oralara girmesine pek sıcak bakmasan da okur bu didikler durur. Şehri en son şair terk eder gemi kaptanı gibi… Çünkü o göstermiştir âşıklara yolu… O yüzden zordur şair olmak… “Yaşamadığın aşk yoktur” gözüyle bakarlar sana… Sen daha çok âşık olmuşsundur herkese göre… Sen daha çok ayrılık yaşamışsındır betonarme şehirlerde… Kavgaların daha gerçekçi olmuştur diğer insanlara göre… Çünkü sen şairsindir. Kavganda bile bir kafiye vardır yumrukların şiddetiyle… Yıkılması en zor sensindir onarla göre… Çünkü en güzel resmi sen çizersin sözcüklerle… Kiminin hayali olursun, kiminin gerçeği Çünkü sen şairsindir. “Şairsin” demekte kolay d...

ACI KAHVEM...

Hangi yana yatsam; O yanım ağrıyor geceleri... Yaranın üzerinde ellerin var; Altında sen... Sarhoşluğun arifesinde dudakların var; Bir de acı kahvem... Taner YAPKU 29 Haziran 2010 Salı

BİR BİLET, BİR DE CESARETE İHTİYACIM VAR…

Her aşktan sonra tüttürülecek sigara gibi bir aşk canavarı olmak vardı; yazıların en hakikatlisinde… Tabi hakikate karışmış obezite aşklar hariç… Dünyada kapladığı hacimden habersiz bir aşk hamalının serzenişini duymamak ne mümkündür… Görmemek için kör, duymamak için sağır… Vazgeç, vazgeç… Hem de çarçabuk… İnada binmiş kütlesi ağır bir aşkı taşımak ne sana yarar, ne de başkasına… Vazgeç… Dökülsün kelimeler… Batan güneşe karşı söylensin; saklanmış her kelime… Gece yaklaştıkça bir yıldız gibi çıkıversin; yalnızların en bedbaht anında… Hüzünlü nağmelerin eşlinde fısıldansın şiirler… “Bu şehirdedir işim gücüm, Ekmek param. Fakat bütün bunlara mukabil Yine budur başka bir şehirdeki Bir kadın yüzünden Bıraktığım şehir.” Bünyesi terk etmeye müsait şairlerin eşliğinde yolculuklara çıksın dünkü çocuklar… Asfaltın sıcaklığı ile terlesin eller birbirini bulmadan… Sonra bir ağaç gölgesinde çocuklar koşsun; dünkü çocukların veletleri… Gerçekleştirmek bir kenara kalsın; tahayyül etmek bile zordur ma...

YARINA İNAT, DÜNSÜZ YAŞAMALI İNSAN....

Yarına inat, dünsüz yaşamalı insan... Ne öncesini bilmeli mefhumların, ne de sonrasını... Bugüne bakmalı, dünden farklı... Bugünü anlmalı, yarından habersiz... Bugüne sahip çıkmalı, dünün vefasızlığından uzak durmalı... Bugüne açmalı kollarını, yarına dönmeden sırtını... Bugün söylenmeli bütün güzel sözleri... Dün olmadan "bugün", söyleyip haykırmalı yarına bir tek söz bile kalmadan... Bugün gidip, bugün dönmeli gidilen memleketlerden... Bugünü, "dün" yapmadan yola koyulmalı... Ve yarın varmamalıyız sıcak memleketimize... Düne inat, yarınsız yaşamalı insan... Bugünü bekleyerek, bugünü yaşayarak... Taner YAPKU 13 Mayıs 2010 Perşembe

BİR ÇOCUK GİBİ...

Bir çocuk gibi küstüm rüzgârların uğultusuna... Sigaranın dumanını her üflediğinde yüzüne gelir ya; belki nedeni de ondadır rüzgâra küsmelerimin... Hoş sigarada içmem ya... Sırf bu yazıya depresif bir hava vermektir amacım... Bir çocuk gibi şendim bir zamanlar... Lakin anneme sorsanız hala çocuğum ya... Sırf ona da minnettarlığımı belirtmek için kurdum bu cümleleri... Bir çocuk gibi koştum yemyeşil bahçelerde... Bizim ülkeye benziyordu; zararlısı da vardı otların yararlısı da... Hoş bizim bahçe, bizim ülkenin minyatürüydü zaten... Küçük çaplı kavgaların başkenti, soluksuz aşkların yuvası oldu kimi zaman... Bir çocuk gibi yaz ılar yazdım; kimisi okundu, kimisinin yüzüne bile bakılmadı... Kimi yazdıklarıma değer verildi; kimisi de verdiğim değerle kaldı... Bir çocuk gibi a ğladım geceleri… Yastığımda ufak gölcükler oluşturdum. Hoş derinliği pek kayda değer olmasa da; hayallerimi yüzdürdüm derme çatma sallarla… Bir çocuk gibi dü şlerin refakatiyle uyudum; gündüzden daha aydınlık geceye i...

'KEYİFSİZ' - DENEME-

Keyifsiz... Hem de çok keyifsiz bir akşamın üzerine sigarasını tüttürdü. Kimsenin göremeyeceği zifiri karanlık kayalıkların arasında rüzgara karşı üfledi paketin son sigarasını. Her nefesinde kızaran ateş ortalığı -güneş gibi demek abartı olur- neredeyse dünyanın mumu gibi aydınlatıyordu. Pek içli hali karanlıkta seçilemese de, anlık aydınlık, onun o halini pozlayacak bir fotoğraf makinesine yeterdi. Bedbaht halinin kaynağını kimesenin bilmemesi pek önem arz etmiyordu; keza kendiside meyus halinin nedenini bilmiyordu. Yaşadığı gel-gitler onun çevresine olan duyarsızlılığını arttırmıştı. Son dönemde yaşadığı hiçsizlik duygusunu tadan ilk insan değildi ve ilk insan da olmayacaktı. Bu kadar net bildiği bir bilgiye rağmen elinden hiç birşey gelmemesi endişesinin günden güne artmasına sebeb oluyordu. Karışık duyguların başkenti olarak kendini görmesi pek keyif verici bir durum değildi kendisince. Çevresinde konuşulanlar sadece gürültü sebebini teşkil etmesi, onun sadece şuan ki düşüncesiydi...

DÜNDEN FARKSIZ...

Bu şehirden gittin gideli aynı sessizliği sürdürüyor dudaklarım... Sabırsızlanıyorum ve binlerce kez söylenmiş türküler birazda bende hayat buluyor; önceki hayatlardan farksız... Biraz ağlamaklı oluyorum, birazda hüzünlü... Aklıma geliyor sonra bu şehri terk edişin... Biraz gülümsüyor, biraz kızıyorum... Sonra dudağımda bir ıslık beliriyor, türküden farksız... Sonra ben türküye âşık oluyorum... Gözlerim... Gözlerim dalıyor ufuklara... Şehri izliyorum, dünden farksız, yarından habersiz... Fısıldıyor rüzgâr, kulağıma kurulmamış cümleleri... Lakin cesaretsizleşiyorum söylemeye... Söyleyemedikçe, türküler birikiyor dudaklarımda... Sonra aklıma şehri terk edişin geliyor... Dökülüyor kelimeler dünden farksız, bu güne inat... Lakin alıp götürüyor söylediklerimi nehir… Bir ben duyuyorum söylediklerimi, birde kuşlar… Bir ben söylüyorum, bir kuşlar söylüyor türkü… Dünden farksız, bugüne inat, yarından habersiz… Taner YAPKU 02 Mart 2010 Salı

ÇOCUKLAR BÜYÜTÜR BİR MEMLEKETİ…

– Bir kitap – Muz Sesleri “Çıkıp gidiyorlar. Her bomba sesiyle herkesin biraz daha hiç kimse olduğu bir şehirde en çok onlar hiç kimse olmanın ne demek olduğunu biliyor. Bir bomba daha düşüyor Dahye’ye, yaraya akan kan gibi kayıyorlar bir hikâyenin içine…” (Temelkuran, E. – Muz sesleri – 2009 – Everest Yayınları) Neredeyiz, neresindeyiz bu dünyanın? Neden yamaçlara kadar gelmiş, aşağı sarkan bir vücudun sahibiyiz? Ve bile bile neden bu uçurumun yanına getirilmişiz? Kimiz, hangi insanlığın parçalarıyız? Neden zorlanıyoruz taraf olmaya? Neden kan emmeyi seviyor bu topraklar? Neden? … … Ortadoğu da bir şehir Beyrut… Hiç gitmediğim, sadece resmini gördüğüm şehrim benim… Nefesini ensemde hissettiğim kanlı şehrim… Aşkın, sevginin, sadakatin, dostluğun, kardeşliğin üzerine bombaların düştüğü memleket Beyrut… Terk edilmeye, ağlamaya, unutulmaya alışkın Şehr-i Beyrut… Yorgun ve sessiz sokakların başkenti… Yaşanacak en güzel aşkların mekânı… Üzerinde yürüyen k...

KIRMIZI RUJLU KADINLAR, NARA ATAN ERKEKLER…

Yazmaya meraklı şair ruhlu kadınlar süpürüyor bu şehri… Nefesiyle buğulanmış pencerelerin arkasından bakıyorlar; sakalı yeni bitmiş delikanlılara… Vitrindeki mankenlere özenip takıp takıştırıyorlar… Kırmızı rujları sürüp sokağa atıyorlar kendilerini… Hiç tanımadığı, bilmediği şehrin çocuklarının kollarına girip şehir turu atıyorlar… Yanaklarında kırmızı rujla gezen gençler kaldırımlardan inip yolun ortasından yürüyorlar. Naralar atarak deliyorlar sessizliği… Biraz soluklanıyorlar köşe başında… Ekmek arasına biraz salça, biraz da bahçeden yeni topladığı naneleri koyuyor mahallenin ninesi… Ağzına yüzüne bulaştırarak yiyorlar gençler; acısına aldırmadan… Bu şehrin çocukları olduklarını kanıtlarcasına aldırmıyorlar acıya… Keza acı sadece bu şehre mahsus değil ya… Birazda ona müteakiben bir çırpıda bitiriyorlar ekmeklerini… Birbirlerinin gözlerine bakıyorlar daha yok mu diyerekten… Tadı damaklarında kalıyor bu lahza… Acıyla yoğrulmuş topraklardan yetişiyor buğdaylar… Emdiği her acıya...

EKSİK VİRGÜL...

− Bir Hikâye − Gençlik yıllarından kalma alışkanlıklar dizisini hala sürdürmeye çalışıyordu. Fakat yaşının verdiği sınırlı hareket olanağı alışkanlıklarının devam etmesine izin vermiyordu. Yıllarca bir koşturmaca içerisindeydi. Kafasını işlerden kaldıramamış, saatlerce hatta günlerce odasında çalıştığı oluyordu. Aralıksız nefes alış verişinin yanında bir virgülün eksikliğini anlayamamıştı henüz, bunca yıllık tecrübesine rağmen… Arkasına yaslanıp, istediği şekilde nefes alıp-verme zevkine erişememişti. Doğdu, yaşadı ve öldü. İşte bütün hayatı bu üç kelime ile özetlenecekti. Peki, bu kadar kolay mıydı yaşadıklarını üç kelimeye sığdırabilmek. Deyim yerindeyse ‘dolu dolu yaşayıp’ sessizce terk etmek… Koskoca hayatı birkaç kelime ile bağdaştırmak… Mümkün değildi, tabi ki… Ama ‘mümkün olmayan şey’ sadece kendine göreydi… Kendi perspektifinden gördükleri mümkün olamayacağını destekler nitelikteydi. Ama işin rengi hiçte öyle değildi. Aslında kendiside durumun farkındaydı ama bu konu ...

MÜSAİT BİR YERDE İNDİRİYORUM KENDİMİ…

Erken yazılmış yazılar vardır; okumuşuzdur birkaçımız. Peydahlanması gereken anda peydahlanmamış, öne almıştır kendisini… Bir nevi erken doğumdur… Bu yazıda öyle bir yazıdır; tasarlanmadan, zamanından önce yazılmıştır. Hayatın son demlerinde söylenmesi gerekenler, -kısmen- hayatın başında söylenmesi, okuyanlara ‘ne oluyor?’ sorusunu sordurabilir… Aslında yazmaya ve sizlerle paylaşmaya başladığım ilk günden bu yana yapmak istediğimde -haddim olmadan- size soru sordurmaktır. Lakin bunu bugüne kadar başarabilme yüzdem ne derece fazla bilmiyorum. Bunun önemi de yok zaten. Ben yazmanın verdiği keyifle mail adreslerinizi postalarla dolduruyorum. Sizinde affınıza sığınarak yazmanın ve paylaşmanın zevkini tadıyorum. Bazen olumlu, bazen olumsuz yorumlar almak yazma şevkimi daha da güçlendiriyor… Yeterliliğin ve yetersizliğin bir ölçümü oluyor kısmen… Neyse, anlatmak istediklerim bunlar değil… Belki de bunlarda olabilir ama öncelik sıralarımın bayağı gerisinde olan bu durumları atlıyorum… ...

BAŞLIKSIZ...

Bir rüzgâr esiyor sol tarafımdan, hafif içim titriyor; biraz daha kayboluyorum kıyafetlerimin içinde… Biraz daha kızıyorum hayata… Biraz daha küsüyorum uykuya… Saatin tıkırtısı çınlıyor kulaklarımda zamanın değerini hatırlatırcasına… Ve o zaman yalnızlığı takıyor boynuma… Darmadağın olmuş anıları toplatıyor belleğime, acımasız yalnızlık… İşkence değil de düğün günüm oluyor o gün. Ve ben o günü doğum günüm sanıyorum; sen var say artık kaç kere doğduğumu… Gözlerimin önüne gelirken gül cemalin, kokun sarıyor her tarafımı… Bir günü daha tamamlıyorum sessiz ve sensiz… Ve bir günü daha ‘kaybedilmiş gün’ olarak addediyorum. Her addettiğim günün üstünü karalıyorum. Sakın sorma bir yılın kaç gün çektiğini; karaladığım günlerden biliyorum üç yüz altmış beş günden az… Sıkılıyorum kadın; bulmacalarda seni arıyorum… Yukarıdan aşağıya, soldan sağa seni arıyorum seni; biraz da serseri kelimelerimi… Sonra en sevdiğim şairi soruyor bulmaca… Mırıldanıyorum iki mısra: “Seni bir kere öpsem ikinin ...

TUTSAK...

.......... Kadın: Neden yazmıyorsun? Adam: Bilmiyorum... Kadın: Neyi? Adam: ...... Kadın: Neyii? Adam: Hiç birşeyi... Kadın: Kim o? Adam: Kim, kim o? Kadın: Son yazını okudum. Adam: İyi... Kadın: Yazındaki kişi kim? Adam: Sıradan bir insan... Kadın: Sıradan mı? "Sıradan insanın pek detaylı halleri..." Öyle mi? Adam: Hayal gücü, sadece... Kadın: 'Gibi'lerin fazla olduğu yerde 'hayal gücünden' pek söz edilemez bence... Adam: İşte o sadece sence... O yüzden gerçek geldi sana... Kadın: Ne zamana kadar bencil olacaksın? Söyler misin? Adam: Sence... Kadın: Benim fikrimi sormayı öğrendiğinde... Adam: 'Sence' diyerek bu şansı vermiş oldum sana işte... Kadın: Her zaman aynı şeyi yapıyorsun. Kelime oyunları ile aklımı karıştırıyorsun. Söylermisin lütfen... Beni gerçekten seviyor musun? Adam: ..... Kadın: Nereye kadar susacaksın? Adam: .... Kadın: Artık dayanamıyorum senin bu hallerine... Ne zaman gitmek istesem; merdivenlerden geri dönüy...

KALK GİDELİM...

Kalk gidelim, uzaklaşalım kadın! O eski günlerdeki gibi... Kalk gidelim, yürüyelim kadın! Cemal gibi... Kalk gidelim, kadın! Atila'nın Aysel'i gibi... Kalk gidelim, kadın! Kalk gidelim... Söyletme beni 'sen' gibi... Kalk gidelim... Nefesin gibi... Taner YAPKU 5 Ocak 2010 Salı