Kayıtlar

Ocak, 2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

KIRMIZI RUJLU KADINLAR, NARA ATAN ERKEKLER…

Yazmaya meraklı şair ruhlu kadınlar süpürüyor bu şehri… Nefesiyle buğulanmış pencerelerin arkasından bakıyorlar; sakalı yeni bitmiş delikanlılara… Vitrindeki mankenlere özenip takıp takıştırıyorlar… Kırmızı rujları sürüp sokağa atıyorlar kendilerini… Hiç tanımadığı, bilmediği şehrin çocuklarının kollarına girip şehir turu atıyorlar… Yanaklarında kırmızı rujla gezen gençler kaldırımlardan inip yolun ortasından yürüyorlar. Naralar atarak deliyorlar sessizliği… Biraz soluklanıyorlar köşe başında… Ekmek arasına biraz salça, biraz da bahçeden yeni topladığı naneleri koyuyor mahallenin ninesi… Ağzına yüzüne bulaştırarak yiyorlar gençler; acısına aldırmadan… Bu şehrin çocukları olduklarını kanıtlarcasına aldırmıyorlar acıya… Keza acı sadece bu şehre mahsus değil ya… Birazda ona müteakiben bir çırpıda bitiriyorlar ekmeklerini… Birbirlerinin gözlerine bakıyorlar daha yok mu diyerekten… Tadı damaklarında kalıyor bu lahza… Acıyla yoğrulmuş topraklardan yetişiyor buğdaylar… Emdiği her acıya...

EKSİK VİRGÜL...

− Bir Hikâye − Gençlik yıllarından kalma alışkanlıklar dizisini hala sürdürmeye çalışıyordu. Fakat yaşının verdiği sınırlı hareket olanağı alışkanlıklarının devam etmesine izin vermiyordu. Yıllarca bir koşturmaca içerisindeydi. Kafasını işlerden kaldıramamış, saatlerce hatta günlerce odasında çalıştığı oluyordu. Aralıksız nefes alış verişinin yanında bir virgülün eksikliğini anlayamamıştı henüz, bunca yıllık tecrübesine rağmen… Arkasına yaslanıp, istediği şekilde nefes alıp-verme zevkine erişememişti. Doğdu, yaşadı ve öldü. İşte bütün hayatı bu üç kelime ile özetlenecekti. Peki, bu kadar kolay mıydı yaşadıklarını üç kelimeye sığdırabilmek. Deyim yerindeyse ‘dolu dolu yaşayıp’ sessizce terk etmek… Koskoca hayatı birkaç kelime ile bağdaştırmak… Mümkün değildi, tabi ki… Ama ‘mümkün olmayan şey’ sadece kendine göreydi… Kendi perspektifinden gördükleri mümkün olamayacağını destekler nitelikteydi. Ama işin rengi hiçte öyle değildi. Aslında kendiside durumun farkındaydı ama bu konu ...

MÜSAİT BİR YERDE İNDİRİYORUM KENDİMİ…

Erken yazılmış yazılar vardır; okumuşuzdur birkaçımız. Peydahlanması gereken anda peydahlanmamış, öne almıştır kendisini… Bir nevi erken doğumdur… Bu yazıda öyle bir yazıdır; tasarlanmadan, zamanından önce yazılmıştır. Hayatın son demlerinde söylenmesi gerekenler, -kısmen- hayatın başında söylenmesi, okuyanlara ‘ne oluyor?’ sorusunu sordurabilir… Aslında yazmaya ve sizlerle paylaşmaya başladığım ilk günden bu yana yapmak istediğimde -haddim olmadan- size soru sordurmaktır. Lakin bunu bugüne kadar başarabilme yüzdem ne derece fazla bilmiyorum. Bunun önemi de yok zaten. Ben yazmanın verdiği keyifle mail adreslerinizi postalarla dolduruyorum. Sizinde affınıza sığınarak yazmanın ve paylaşmanın zevkini tadıyorum. Bazen olumlu, bazen olumsuz yorumlar almak yazma şevkimi daha da güçlendiriyor… Yeterliliğin ve yetersizliğin bir ölçümü oluyor kısmen… Neyse, anlatmak istediklerim bunlar değil… Belki de bunlarda olabilir ama öncelik sıralarımın bayağı gerisinde olan bu durumları atlıyorum… ...

BAŞLIKSIZ...

Bir rüzgâr esiyor sol tarafımdan, hafif içim titriyor; biraz daha kayboluyorum kıyafetlerimin içinde… Biraz daha kızıyorum hayata… Biraz daha küsüyorum uykuya… Saatin tıkırtısı çınlıyor kulaklarımda zamanın değerini hatırlatırcasına… Ve o zaman yalnızlığı takıyor boynuma… Darmadağın olmuş anıları toplatıyor belleğime, acımasız yalnızlık… İşkence değil de düğün günüm oluyor o gün. Ve ben o günü doğum günüm sanıyorum; sen var say artık kaç kere doğduğumu… Gözlerimin önüne gelirken gül cemalin, kokun sarıyor her tarafımı… Bir günü daha tamamlıyorum sessiz ve sensiz… Ve bir günü daha ‘kaybedilmiş gün’ olarak addediyorum. Her addettiğim günün üstünü karalıyorum. Sakın sorma bir yılın kaç gün çektiğini; karaladığım günlerden biliyorum üç yüz altmış beş günden az… Sıkılıyorum kadın; bulmacalarda seni arıyorum… Yukarıdan aşağıya, soldan sağa seni arıyorum seni; biraz da serseri kelimelerimi… Sonra en sevdiğim şairi soruyor bulmaca… Mırıldanıyorum iki mısra: “Seni bir kere öpsem ikinin ...

TUTSAK...

.......... Kadın: Neden yazmıyorsun? Adam: Bilmiyorum... Kadın: Neyi? Adam: ...... Kadın: Neyii? Adam: Hiç birşeyi... Kadın: Kim o? Adam: Kim, kim o? Kadın: Son yazını okudum. Adam: İyi... Kadın: Yazındaki kişi kim? Adam: Sıradan bir insan... Kadın: Sıradan mı? "Sıradan insanın pek detaylı halleri..." Öyle mi? Adam: Hayal gücü, sadece... Kadın: 'Gibi'lerin fazla olduğu yerde 'hayal gücünden' pek söz edilemez bence... Adam: İşte o sadece sence... O yüzden gerçek geldi sana... Kadın: Ne zamana kadar bencil olacaksın? Söyler misin? Adam: Sence... Kadın: Benim fikrimi sormayı öğrendiğinde... Adam: 'Sence' diyerek bu şansı vermiş oldum sana işte... Kadın: Her zaman aynı şeyi yapıyorsun. Kelime oyunları ile aklımı karıştırıyorsun. Söylermisin lütfen... Beni gerçekten seviyor musun? Adam: ..... Kadın: Nereye kadar susacaksın? Adam: .... Kadın: Artık dayanamıyorum senin bu hallerine... Ne zaman gitmek istesem; merdivenlerden geri dönüy...

KALK GİDELİM...

Kalk gidelim, uzaklaşalım kadın! O eski günlerdeki gibi... Kalk gidelim, yürüyelim kadın! Cemal gibi... Kalk gidelim, kadın! Atila'nın Aysel'i gibi... Kalk gidelim, kadın! Kalk gidelim... Söyletme beni 'sen' gibi... Kalk gidelim... Nefesin gibi... Taner YAPKU 5 Ocak 2010 Salı