Yeni Düşman: İmleç
Saatlerce bakmıştı ekrana. Sadece yanıp yanıp sönen bir imlece bakıyordu.
Fiziki olarak belki oradaydı ama ruhen hiç mi hiç orada değildi. Hızlıca tuşlara
vurmanın hayalini kurup duruyordu. İmkânsızdı bu. Ne yazacağını bilmiyordu,
daha çok okumaya odaklanmıştı ancak hayatını devam ettirmesi için yazması
gerekiyordu. Yazarlık pek kolay bir durum değildi. En yaratıcı en benzersiz
yazılar yazmak herkesin amacıydı ama o her yazdığı metinde olduğu gibi bir daha
yüzüne bakmıyordu. Özgün olmanın zorluğu hep içinde kalan, kendisini kötü
hissettiren bir durumdu. Peki, nasıl özgün olacaktı? Uzun uzun düşündü. Yatakta
hareketsiz bir şekilde durdu ama bir çözüm bulamadı. Bulamadıkça kendisini daha
çok yerdi. Bir yerde okumuştu ‘nicelik niteliği artırır’ diye. Dolayısıyla
bugün dünden daha fazla düşünmeli, daha fazla yazmalıydı ama ne yazacaktı?
Hiçbir şey aklına gelmiyordu. Yazar olmak, yazarlığa adım atmak isterdi ama ne
mümkün. Anlatacak neyi vardı; bir hikâyesi mi? Gün içerisinde kullandığı iki
yüz elli, beş yüz kelime ile mi kitap yazacaktı? Kuşkusuz yazmamak için ne
kadar kötü fikirleri varsa düşündü durdu. Bu düşünceler aklının en
derinliklerinden çıkıp geldi. Yazamayacağını anlamıştı sanki. İnsanlara bir
şeyler mi vermeliydi; fütursuzca bilgilerle bezenmiş bir yazı mı bırakmalıydı.
Hayır, hayır… Bunu yapmak istemiyordu. Betimlemek istiyordu. Mesela bir
saniyeyi onlarca sayfada anlatmak, her bir detayı insanların gözünde, hayalinde
canlandırmasını istiyordu. İyi de ne anlatacaktı. Tuşlara vuruş anını mı yoksa
çayı yudumlarken ağzına götürdüğü süreyi mi? İyi de ne yararı vardı bunu
anlatmanın. Ne özelliği vardı edebiyat dünyasına ya da okura? Yoktu diye
düşündü ama yazmak içini kemiren bir durumdu. Hele ki yazmaya başladığında
saatlerce başından kalkmak istemezdi. Bir romana ya da bir öyküye başlamışsa
kaç sayfa olursa olsun o gün bitirmeliydi. Nedenini bilmeden bir yazmaya
başladıysa bırakıp aynı ruh hali ile yazıya devam etmek onun hiç mi hiç
onayladığı, sevdiği bir durum değildi. O anda yazıp bitirmeliydi; noktayı
koymalıydı. Eksikleriyle, fazlasıyla yazısını noktalamalıydı. Ama bu ne mümkün.
Sürekli dikkatini dağıtan nesneler, telefon zırıltıları, müzikler, dışarıdan
gelen onlarca uyarı bunu gerçekleştirmesine izin vermiyordu. Yarım kalmışlıkla
devam eden bir yazı yazmak; bir öykü, bir roman yazmak istemiyordu. Hala o
ilham kaynağını arıyordu. Hiç beklemeden tuşlara vurmayı bekledi. Sessizlik mi olmalıydı
ya da olmamalıydı. Yazının hataları varsa bile dönüp bakmaya düzeltmeye niyeti
yoktu. Bekledi, saatlerce bekledi. Bir cümle gelse devamı gelecekti elbet ama
yapamadı. Tüm bu düşündüklerini gerçekleştiremedi. Kafasının karışıklığı her
geçen dakika daha çok ayyuka çıktı. Nasıl bir şeydi ki yazarlık? Öğrenile
bilinir miydi? Stajyerlik yapıla bilinir miydi? Nasıl yazılmıştı o kalın kalın
romanlar, kitaplar? Nasıl bir sabır gerekiyordu ki bunu tamamlamak için?
Kendisinde bulamadı sorduğu soruların yanıtlarını. Vazgeçti yazmaktan. Zaten
saatlerce bekliyordu yazmak için. Belliydi artık hiçbir şey yazamayacaktı. Pes
etmiş gibi üstelemiyordu artık. Üzülmedi de. Bir rahatlama hissetti bu sefer.
Az önceki ruh halinden eser yoktu. Gayet rahat, boş gözlerle kitlenmişti bir
noktaya ama hiçbir şey hissedememek daha da hoşuna gitti. Yazmayacaktı kararını
verdi. O kadarda önemli değildi; ne önemi vardı ki bu kadar büyütmenin bu
olayı. Bu bir yetenek, bir dolma meselesiydi belki de. Yeterli değildi
anlaşılan yeteri kadar dolmamıştı. Bırakmak istedi her şeyi. İşten ayrılmayı,
sadece kendisiyle kalacağı bir yere gitmeyi. Klasik düşünceler geldi yine
herkes tarafından hayal edilen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen düşünceler
sardı etrafını. Güldü. Ağzı yamuk bir şekil almıştı. Ne zaman gülse böyleydi
çünkü. Ekrandan gülümsemesini görünce fark etti güldüğünü. Yoksa ne yüzünün
gerginliğinden anlayabilirdi ne de başka bir yolla. Sonra saate baktı ama
kendisi için bir anlam vermemişti. Az önce uzaklaştığı ruh hali yine kendisini
bulmuştu. Aynı kaygı içerisinde ekrana bakmaya başladı. Bu gark ediş kendisini
ekranda görmesiyle fişeklendi. Oysa pek uzaklaşamadığını fark etti bu durumdan.
Sanki derinlerdeydi ama hayır sığ hayal ve düşüncelerle boğuşuyordu anlaşılan.
Hala yanıp sönüyordu imleç. Öylece yanıp sönmesinden nefret eder bakışları attı
imlece. Ruhunun sıkıntısı özellikle yazamaması ile birlikte perçinlerdi sanki.
Hayır beceriksizdi. Kesinlikle beceriksizdi, yazamayacaktı. Kurduğu tüm
hayallerden vazgeçmeli bir an evvel gerçeğe dönmeliydi ama dönmek isteği en son
şeydi. Yapamadı da zaten.
Ekrana tekrar kitlendi. Bu sefer farklı bir durum olduğunu hissetti.
Biraz ruhuna huzur çöküyordu sanki. Daha iyi hissetmeye başlamıştı. Pencereden
esen hafif rüzgârın etkisi miydi bu rahatlama bilemedi; anlamda veremedi.
Nefesini derin derin alıyor; göbeği daha hızlı inip inip kalkıyordu. Sırada
çalan şarkı mıydı bu iyi hissedişinin nedeni? Kısacık bir zaman diliminde
binlerce soru yöneltti kendine. Neydi bu huzurun nedeni? Biraz daha kendini buldu,
düşündü ve nedenini bilemedi. Anlam veremedi ancak ekranda birkaç kelimenin
yazıldığını gördü. Yavaş yavaş gelen tıkırtı sesleri ekranla birlikte eşzamanlı
bir şekilde artıyordu. Bir anda ekrandaki imleci kaçıyor arkasından harfler
yakalamaya çalışıyordu sanki. Daha da hızlanmaya başladı imleç. Tutabilene aşk
olsun onu yakalamak gittikçe imkânsızlaşıyordu. Ekranda çoğalan kelimelerle iç
huzuru eş değer bir şekilde artıyordu. Huzuru arttıkça sayfalar dolmaya
başladı. Artık kendisini durduramıyordu. Durdurmak gibi bir amacı yoktu ama imkânsız
bir durumdu kendisi için. İyi de nasıl böyle olmuştu ki? Tekrar bir anlam
veremedi. Hoşuna da gitmişti ve bir anlam aramaya gerek yoktu. Ne yazacağını
bilmeden isyan içindeyken durum değişmişti. Durduramıyordu. Bu hissiyatın
tatmak çok hoştu. Çok sevdi; az önceki yamuk gülüşü ekranda yine gördü. Bu
sefer kelimeler daha üste kendi yüzü altta kalıyordu. İlk bakışta anlamadı ama
farkına varması saniyeler sürmüştü. Kendisini yazmaya başlamıştı. Uzağa gitmedi
bir başkasını değil kendi içini. Ekranda da yansıyan yüzünün temel göstergesi
buydu çoktan kendisini yazmaya başlamıştı. İç huzuru bulması ne rüzgârdı ne de
müzik. Anlatmaya başlamıştı kendisini. Bir satır tamamlanıyor alta tarafa
geçiyordu. Noktalar virgüller soru işaretleri birbirini kovalıyordu.
Huzurluydu. Yazmayı bir ara bırakmak istedi. Bırakamadı. Daha çok yazma isteği
gelmişti. Tekrar bu hissiyatı yakalayamamaktan korktu. O yüzden o masadan kaktığında
tüm büyü bozulacakmış gibi hissetti. Bir daha oturamayacak ve yazamayacaktı.
Yine birbirinden kötü düşünceler beynini istila etmeye başlamıştı. İyi de nasıl
kurtulmalıydı bu durumdan. Karar vermeliydi yazmalı ya da bırakmalı. Bu düşüncelerle
nasıl savaşmalıydı? Tek bir yolunun olduğunu anladı; düşüncelerine karşılık
kelimelerle savaşacaktı. Bildiği ne kadar güçlü kelimeler varsa onları zihnine
çağırmaya çalıştı. Düşünceleri ile savaşıp ortadan kaldırmaya çalışıyordu fakat
bu pek de mümkün değildi. Düşünceler ve kelimeler aslında birbirine bağlıydı.
Düşünceler kelimelerle vücut buluyordu. Onlara ihtiyacı vardı bu yüzden
kelimelerin zarar görmesini istemiyordu ama kendisini göstermesi için de birkaç
kelimenin canını yakmalıydı. Hükmetmek kolay değildi. Kanlı bir savaştı.
Kelimeler ve düşünceler ittifak kurmak istiyordu. Geçmişte birçok kez
kurmuşlardı ancak bu sonu gelmez savaş kabuk bağlamış bir yara gibi kaşıdıkça
kanıyordu. Düşünceler öyle acımasızdı ki zuhur ettiğinde cezasını kelimeler
çekiyordu. İnsanlar düşünceye değil kelimelere yasak koyuyordu çünkü. O yüzden
birçok kitapta kelimelerin üstü çizildi. Çıkartıldı, kitaplar yayımlamadı,
sansürlendi. Kelimeler en acımasız bedeli düşünceler yüzünden her dönem
ödüyordu. Yasaklanan kelimeler yalnızlığa terk edilmişti. Hücreye kapatılıp
müebbette çaptırıldı. Derdini anlatamıyordu kelimeler. Kaynağı olan düşünceler
onları terk etmişti. Düşünceler anasıydı kelimelerin ama o pek rahatsız değildi
bu durumdan. Aksine keyifleniyordu kelimelerin bu acısını gördükçe. Kimin
kazanacağı az çok biliniyordu ama düşüncenin kendine olan aşırı güveni bir gün
ters tepecekti. Tersine dönebilir miydi acaba? Kelimeler bir gün düşüncelere
hükmedip, düşüncelerin ortaya çıkmasını engelleyebilir miydi? Pek uzak değildi
aslında bu düşünce. Kelimeler iktidarı ele geçirdiğinde düşüncenin kendisini
göstereceği hiçbir alan olmayacaktı.
Az önce kelimelerin kazanmasını isterken bu sefer kaybetmesini istiyordu.
Kelimeleri, düşünce oluşturuyordu. O olmasaydı nasıl var olabilirdi ki
kelimeler? Bu sefer kelimelerin yanında değil; düşüncelerin yanındaydı. Bu
arada kalmışlık canını sıktı. Aslıda ikisinin de birbirine ihtiyacı olduğunun
farkına vardı ancak bunu nasıl anlatacaktı? Orta yolu nasıl bulacaktı? Bir
çıkmaz da olduğunu anladı. Çıkış yolu bulmalıydı ikisini de aynı masa etrafında
toplamalıydı ama bu imkânsız gibi görünüyordu. Bir sulh imzalanmalıydı.
Birbirini tamamlıyorlardı ama bunu nasıl dile getirecekti. Durdu. Yine yazmayı
bıraktı.
Kaç sayfa yazdığına baktı. İşte o zaman farkına vardı
bu kadar çok sayfa yazmasıyla düşüncelerin ve kelimelerin barışını sağlamıştı.
Çoktan bir sulh imzalanmıştı aralarında. Ancak farkına varması saatleri
almıştı. Ne düşünceler ne de kelimelerin sesini duymuştu. Aslında onların
bağrışmaları savaş ya da kavga değildi. Bir seslenişti ancak bu onu göremeyecek
kadar kördü. Sadece imleci takip ediyordu. Sanki imleç yazıyordu tüm yazıları.
Bunu anlayınca bu sefer yeni düşmanı imleç olarak gördü. Bu anlamsız düşünce
kendisini sarıp sarmaladı. Sanki hayatını sürdürmesi için hep bir düşman
yaratması gerekiyordu. Taktiği düşman yaratıp hâkimiyet sınırlarını
genişletmekti. Yeni bir düşmanı vardı: imleç.
Yorumlar