YAZMA SANCISI
Yazacaklarımın bir anlamı, bir karşılığı olması gerektiği düşüncesiyle, yazma sürecimi bir türlü sürekliliğe dönüştüremedim. Çok okuduğum dönemlerde yazmak benim için her zaman kolay oldu; ancak okumadığım zamanlarda, “Acaba doğru cümleler kurabilecek miyim?”, “İnsanlar yazdıklarımı neden okumalı?”, “Bir iddia ortaya koymalı mıyım ya da okunmaya değer, ikna edici cümleler kurabilir miyim?” gibi sorular aklımı meşgul etti. Şu an bu yazıyı yazarken belirli bir kurguya ya da düşünceye bağlı kalmıyorum. Tamamen spontane bir şekilde klavyenin başına geçtim ve yazmaya başladım.
Yazma serüvenimde öğrendiğim en önemli şey, sanırım bir beklenti içinde yazmamak. Yani “Okuyucu ne düşünür, onları gerçek bir doyuma ulaştırır mıyım?” kaygısından uzak bir yazma alışkanlığı edinilmeli. Bunu pekala biliyorum. Peki, bu mümkün mü? İnsan, insani bazı duygularından sıyrılarak bunu yapabilir mi? Beğenilmek, övülmek, takdir görmek gibi insani duyguları bastırmak herkesin başarabileceği bir şey mi? Elbette değil! İnsan, kendisinden sonraki bir hayata iz bırakmak için yazar. Ya da belki bu çok iddialı, hatta gerçek dışı bir ifade. Ancak gerçekten de benim için bu böyle olabilir. Ne kadar süre yazabilirim bilmiyorum, ama şu an düşüncelerim bu yönde. Belki bir zaman sonra bu düşüncelerimden eser kalmayacak. Hatta bu yazıdan sonra yazacağım her bir metinde kendimi inkar edebilirim ama zamana ve bağlama baktığımda şu an için böyle düşünüyorum.
Uzun bir süredir yazma sancısı çekiyorum. Sanki anlatacak hiçbir şeyim yokmuş gibi hissediyorum. Belki de kendi kendimi sürekli eleştirdiğim, kendi kendime konuştuğum ya da fazla düşünüp kendimi defalarca ikna ettiğim için yazamadım. Fakat şunu biliyorum ki, ne olursa olsun, küçük bir cümle dahi olsa yazmalıyım. Bunu hiçbir şekilde ertelememeli ve bir kelime bile olsa yazmaya devam etmeliyim. Belki de yazarların yaptığı en iyi şey, her ne olursa olsun yazı serüvenlerine devam etmeleridir. Bir başka önemli şey ise, yazdıklarına aşık olmamaktır. Bazen insan yazdıklarına öyle aşık oluyor ki, bir daha kalem tutmak ya da klavyenin başına geçmek istemiyor. Belki de ben bu yüzden bu kadar yazma sancısı çekiyorum. Profesyonel yazarlar, yazdıklarını daha çabuk geride bırakabiliyorlar. Mesela, bir yazımı bir sitede yayımlamıştım (okumak için tıklayınız) ve sonrasında birçok sitede, imzalı ya da imzasız olarak, yayımlandı. Çok etkilenmiştim. Ancak sonrasında yazdığım yazılar, bu kadar rağbet görmedi ve benim yazma tutkum giderek azaldı. Zaman zaman, "Hadi, şimdi yazmalısın," dediğimde de bir türlü istikrarı yakalayamadım. Çünkü hep bir kaygıyla yazdım: beğenilme kaygısı. Hayatta her şey böyle değil mi? Kendinden çok başkaları için yazmaya çalışırsan ve bir kaygı ile yola çıkarsan başarıya ulaşamazsın. İşte bu yazma sancısını bitirmek için oturdum klavyenin başına. Adeta bir orucu bozmak için, hatta yazmama orucumu bozmak için. Kimsenin okumayacağını bilsem bile yazacağım. Belki bugün yazdıklarımın bir karşılığı olmayabilir, ama gelecekteki okurlar için belki bir ışık olur. Çünkü yazmak, bir sancı meselesidir. Yazmak için bir sancı gerekir, her ne kadar sancılı bir süreç olsa da. İnsan biraz zaman tanımalı kendine. Hemen her şeyin bir an önce olmasını istememeli. Mesela yazıya başladığında, hemen yazıp bitirme telaşına kapılmamalı. Tabii, bu ne kadar mümkün? Yaşadığımız çağ gereği, pek mümkün değil gibi. Hızın ensemizde olduğu bir çağdayız. Dikkat süremizin yerlerde olduğu, bir türlü odaklanamadığımız bir dönemde, kendini toparlayıp yazmak çok zor. Olumsuz gelişmeleri zihninde bertaraf edip yazıya odaklanmak hiç de kolay değil. Bu, tabii benim gibi sıradan insanlar için geçerli. Yazmayı adeta peynir ekmek gibi yapanlar için söylemiyorum.
Belki de yazmanın özü, beklentileri bir kenara bırakıp, içsel bir yolculuk olarak kabul etmektir. Her kelimenin, her cümlenin bir yankı bulması şart değildir. Belki de yazmak, bir nefes almaktır; o an, düşüncelerini dışa vurmanın en saf haliyle karşı karşıya kalmaktır. Evet, bu çağın hızı bizi bir an önce sonuç almaya zorluyor olabilir; ama yazmanın aceleye gelmeyeceğini bilmek de bir olgunlaşma süreci gerektirir. Yazmak, ne zaman başlar ve biter bilemeyiz; çünkü o, zamana direnen, iz bırakan bir sancıdır. Ve belki de bu sancıyı çekmeye devam etmeliyiz, çünkü yazmak sadece kendimize değil, gelecekte bizi okuyacak birilerine de dokunabilme ihtimalidir.
Taner YAPKU
17 Eylül 2024 - Alanya
Yorumlar